Gökşad Özkaynar

 

Geleneğin ta kendisi,

 

Sesini ilk duyduğum zaman, çok şaşırmıştım. Doğrusu pek bir anlam verememiş, neyin farklı olduğunu anlamamıştım ama çok sevmiştim o sesi. İmkân dâhilinde, türkülerini bulmaya, dinlemeye gayret ettim. O yıllarda internet pek yaygın olmadığından, eş dostta bulunan kasetler imdada yetişiyordu. Kalan Müzik’in yaptığı, Nefes adlı kaseti idi ilk elime geçen. Defalarca bıkmadan, usanmadan dinledim.

 

O adam, güzel söylüyordu.

 

Sonra zamanla başka türkülerini de dinledim durdum. Yine bıkmadan, usanmadan. Hep neyin farklı olduğunun merakı yedeğimde… Çoktan Hakk’a yürümüş bu adamın kayıtları eskiydi. Belki de dedim kendi kendime, eski kayıt olması cezbediyordur beni. İşin doğrusu, dinleyici olmaktan öte bir tartım da yoktu müziğe dair. Kıymetini bilecek melekelere sahip değildim. Tek bildiğim şey, o adam güzel söylüyordu.

 

Zalim dünya sırtımıza yük oldu

Bu nasıl gurbettir bitmek bilmiyor

 

Sonra, feleğin çarkı yolumuzu gurbete düşürdü. Kızılırmak’ı, biraz da sitemkâr bir bakışla geçtikten sonra, o kasetlerdeki adam daha bir güzel söylemeye başlamıştı. O da Sivaslıydı.

 

Divriği’nin Çamşıhı’ndan. Muhabbetimiz gurbette daha bir arttı. O’nunla, Aşık Veysel’le, Mahmut Erdal’la, Ali Kızıltuğ ile gurbette daha bir sıkı fıkı olduk. Bu arada internet de yaygınlaştığından hakkında daha fazla şey öğrenmeye, daha önce hiç duymadığım türkülerini dinlemeye fırsat buldum.

 

Feyzullah Çınar, 1937 yılında Çamşıhı’nın Çamağa köyünde doğmuş. Çok iş geçmiş başından, çok şey görmüş geçirmiş.

 

Gurbet, geçim sıkıntısı, hapis…

 

Anadolu’yu baştan başa dört kez dolaşmış, yurt dışında İrene Melikoff’la birlikte konferanslara katılmış. Avrupa’nın birçok ülkesinde radyo programlarına çıkmış. Hatta Fransa Radyo Televizyonu ve UNESCO tarafından iki de uzunçaları yayınlanmış.

 

Açım lan Otyam, açım!

Evde çocuklar da aç!

 

O’nun Ankara’da en yakın dostlarından bir tanesi Fikret Otyam. Feyzullah Çınar’ın bir Avrupa dönüşünü şöyle anlatıyor: “Bir lord kadar şık bir Avrupa dönüşü gazeteye geldiğinde hepimiz kılığına kıyafetine hayran olmuş, takılmıştık, "Marklardan n’aber Feyzullah?" Yanıtlamadı.

 

Büro yardımcısı daha o söylemeden kahvesini getirdi. O, pipo çantasını çıkardı, pipoyu tütünledi, pipo çakmağıyla yaktı. Hepimiz bakıyorduk. "Bankada" dedi! Etrafına bakındı, "İngiliz lorduymuş, cebinde bi peni mi ne karın ağrısıysa yok, öyle bir lord! Açım lan Otyam, açım! Evde çocuklar da aç!" Acı doluydu yüzü...”

 

Çınar’ın Ankara günleri de felaket. Çatısı akan bir gecekondu, ekmek bekleyen ev halkı… O yılların belediye başkanı Vedat Dalokay’a yine Fikret Otyam’ın gönderdiği, ekinde Avrupa’da Çınar hakkında çıkan yazıların bir de kopyası olan mektup var.

 

“Sevgili Vedat, bu ozanın çoluk çocuk aç yaşadığı Ankara’da tok yaşamaktan utanıyorum.” Bu mektup üzerine Feyzullah Çınar kadrolu olarak işe alınır. İlk yıllar temizlik işçilerine hafta sonlarında saz çalıp söyler. Sonra bu uygulama kalkar, Çınar temizlik işçisi kadrosuyla vazifesine devam eder.

Ve bir sabah, Kurtuluş Parkı’nda işçileri teftiş ettikten sonra dinlenmek üzere bir banka oturur. Henüz 46 yaşındayken, yüreği bu dünyaya daha fazla dayanamaz. Kurtuluş Parkı’ndan Hakk’a yürür büyük ozan. Şimdi Mamak’ta adına yaptırılmış bir park da var.

 

İşin doğrusu yüreğimi burkan bir şeyler var. Feyzullah Çınar alevi bir halk ozanı idi. Söylenmesi en zor zamanlarda en ağır deyişleri büyük cesaretle okumuştu. Türkiye’nin geçirdiği çalkantılı zamanlarda beslendiği kaynaklara korkmadan sırtını dayamış, kendi varlığını da manalı kılan geleneği, doyumsuz yorumuyla zenginleştirmişti.

 

 

Ne yazık ki hayatta iken de Hakk’a yürüdükten sonra da bu büyük ustayı alevi vatandaşlarımızın dışında sahiplenen pek kimse olmamış.

Her yıl Hakk’a yürüyüşünün sene-i devriyesinde belirli dernek veya vakıflar, imkânları dâhilinde adına mütevazı anma törenleri tertiplemişler. Yıllar sonra Kalan Müzik, Feyzullah Çınar’dan seçtiklerini yeniden piyasaya sürmüş. O da meraklısına…

 

Feyzullahım deme şükür

Şükür diyen kaldı fakir

 

Bu nasıl bir zihniyettir anlamak mümkün değil. UNESCO tarafından kıymet verilen Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’na sonsuz hürmet edenler, UNESCO tarafından uzunçaları yayınlanan Feyzullah Çınar’a neden sağırdır?

Peki o adam niye güzel söylüyordu? Yaşar Kemal “Feyzullah Çınar bin yıldır saz çalan bir ozandır.” diyordu. Fikret Otyam, “Abarttığım sanılmasın, çoğu kez bantlarını dinlerken, dönen kahverengi şeritten bir ulu insan çıkar, bu Pir Sultan Abdal'dır.

 

Feyzullah'ın sesinde sazında, zaar derim Pir bu ola, aynen böyle ola” der. O adamın, sesi kulağıma çalındığı ilk andan beri beni etkilemesinin tek sebebi buydu. Zaman zaman Pir Sultan’ı merak edenler olmuştur sanırım. Garip bir meraktır bu.

 

 

Nasıl çalar, nasıl söylerdi? Sonra, nasıl isyan ederdi bu halk? Merkezi idarenin zalim beylerine, paşalarına nasıl diklenirdi? Bunların hepsini ve daha fazlasını, Feyzullah Çınar dinlerken düşünmek, hayal etmek daha kolay.

 

Olsa olsa böyle olurdu diyor insan. Böyle vururdu sazın teline, böyle ses verirdi türkülere ve böyle isyan ederdi haksızlığa. Kökleriyle birebir aynı olmanın, geleneğin güzelliğidir Feyzullah Çınar’ı güzel yapan.

 

Kayıtların eski olması değil, geleneğin ta kendisi olmasıdır…

 

24 Ekim, Çınar’ın Hakk’a yürüyüşünün yıl dönümü. Maalesef yine ve yalnızca alevi dostları onu anacak, türkülerini çalıp söyleyecekler.

Yezide bir kere daha lanet edip, şu âleme bir nur doğdu, Muhammed doğduğu gece diyecekler. Gönül bu güzel ozanın daha çok dinlenmesini, tanınmasını, anılmasını istiyor.

 

Ama kader böyle olsa gerek. Çamşıhı’ndan gelen bu garip adam, hakikaten garipmiş meğer… Ardından ne profesyonel bir belgesel, ne devlet eliyle düzenlenmiş bir anma gecesi, ne etraflıca bir araştırma ne de başka bir şey. Nasipse seneye artık…

 

Gökşad ÖZKAYNAR

 

alt